Bir gün ashâbıyla birlikte otururken Hz. Peygamber'in mübarek ağzından şu sözler dökülür:
“Allah'ın şehit ya da peygamber olmayan öyle kulları vardır ki kıyamet gününde Allah'a olan yakınlıkları nedeniyle peygamberler ve şehitler onlara gıpta ederler.”
Bu sözü işiten sahâbîler bir anda kulak kesilip merakla sorarlar:
“Kim bunlar, yâ Resûlallah?”
Ashâbın dikkatini toplayan Allah Resûlü şu açıklamayı yapar:
“Bunlar, akrabalık ya da aralarında dönüp dolaşan bir maldan kaynaklanan çıkarları olmaksızın, sırf Allah için birbirlerini seven insanlardır. Onların yüzlerinde bir nur vardır ve onlar hidayet üzeredirler. İnsanlar telaşa düştüklerinde onlar korkuya kapılmazlar, insanlar hayıflanırken onlar üzülmezler.”
Allah Resûlü bu sözlerinin ardından,
“Haberiniz olsun, Allah'ın sevgili kullarına korku yok. Onlar üzülecek de değillerdir. ” âyetini okur.
Elbette, Yüce Rabbimizin kıyamet günü söyleyeceği;“Benim rızam için birbirini sevenler nerede! Sığınacak hiçbir gölgenin bulunmadığı bugün, ben onları arşımın gölgesinde ferahlatacağım.” muştusundan haberdar olan ve bunu hayatları boyunca ilke edinmiş olan Müslümanlar, bekledikleri o günde tasalanmayacaktır.
Zira onlar, imanın en güçlü tutamağı olan, Allah için sevmeyi ve Allah için buğuz etmeyi başarmışlardır. Onlar, Allah için birbirlerini sevdiklerinden dolayı bir araya gelirler ve bu hâl üzere dağılırlar.
Mal, makam, akrabalık ya da başka bir ortak yönden ziyade, kişilerin sahip olduğu güzel ahlâk, iyi huy gibi özellikler nedeniyle oluşan sevgi, Allah için olan sevgidir. Müminlerin birbirleriyle ilişkilerini de bu sevgi şekillendirmelidir. Ancak Allah için olan sevgi, O'nun rızasına muhalif, yani haksızlıklar ya da gayri ahlâkî davranışlar ortaya çıktığında, ona karşı gösterilecek tepkiyi ve tavrı da içinde barındırmaktadır.
Ebû Zerr'in de içinde bulunduğu bir topluluğa uğrayan Hz. Peygamber, bir vesileyle onlara şu soruyu sorar:
“Allah'a en sevimli gelen amel nedir?”
İnsanlar saymaya başlar; bazıları namaz, bazıları zekât, bazıları da, cihad diye cevaplandırır Allah Resûlü'nün sorusunu. Efendimiz şu açıklamayı yapar:
“Allah'a en sevimli gelen amel, Allah için olan sevgi ve Allah için olan nefrettir.”
Bir başka konuşmasında, sevdiğini Allah için sevmeyen kimsenin imanın zevkine varamayacağını belirten Allah Resûlü, Allah için olan sevgi ve nefretin, en güçlü iman bağı olduğuna dikkat çekmekte; Allah için olan sevginin, Allah tarafından sevilmeyi de sağlayacağını vurgulamaktadır.
Allah için olan sevgi, Hz. Peygamber'in, “Tamamlamak üzere gönderildim.” dediği güzel ahlâk sayesinde ortaya çıkmaktadır. Zira güzel ahlâk, yaşadığı toplumda insanı seçkin kılmakta, dolayısıyla sevgi ve kalıcı dostluklara kapı aralamaktadır. Nitekim Allah Resûlü'ne, “İyilik nedir?” diye sorulduğunda, “Güzel ahlâktır.” cevabını vermiş, dolayısıyla kişiyi cennete götürecek şey olarak nitelediği güzel ahlâkla, iyi insan ve güzel Müslüman olmak arasında ilişki kurmuştur.
Müslüman'ın çevresine zarar vermesi, kötülük yapması, dolayısıyla insanların ondan uzaklaşmaları ise düşünülemez. Zira Hz. Peygamber,
“İnsanların en şerlisi, kötülüklerinden korunmak için insanların kendisini terk ettiği kişidir.” buyurmaktadır.
Ebû Zerr'e yaptığı nasihatte de,
“Nerede olursan ol, Allah'tan kork. Kötülüğün ardından bir iyilik yap ki onu silsin ve insanlara güzel ahlâkla muamele et.” tavsiyesinde bulunmaktadır.
Karşılıklı muhabbet ve merhamet üzerine kurulan bu ilişki ağında, güven esastır. Müslüman, çevresine güven vermek ve güvenilir olmak zorundadır. Zira Allah Resûlü, komşularının kötülüğünden emin olmadığı, yani çevresine güven vermeyen kimsenin cennete giremeyeceğini beyan etmiş; kendisiyle ülfet edilemeyen, dostluk kurulamayan insanlarda da hayır olmadığını vurgulamıştır.
Bu nedenle her Müslüman, Allah Resûlü'nün
“...Müslüman kardeşini küçük görmesi kişiye kötülük olarak yeter” hadisini daima hatırında tutmalı, hiçbir şekilde çevresindekileri küçümsememeli, onları hakir görmemeli, güveni zedeleyecek bir davranışta bulunmamalı, haksızlık yapmamalı ve kimseye hakaret etmemelidir.
Nitekim Müslüman'ın, kardeşine karşı nasıl davranması gerektiği Resûlullah'ın şu sözlerinde ifadesini bulmaktadır:
“Kardeşinle tartışmaya girme, onunla kırıcı şekilde şakalaşma ve ona yerine getiremeyeceğin sözü verme.”
Cennete kavuşmaya ciddi bir engel olarak zikredilen, karşılıklı muhabbetten yoksunluk, dünyada da toplumsal barış ve huzurun en büyük engeli olarak görülmektedir. Bununla birlikte, sevgide ve nefrette aşırılık ve ilkesizlik hem bireysel ve hem de toplumsal çöküşe neden olacaktır.
Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz,
“Sevdiğini ölçülü sev, belki bir gün düşmanın olur. Nefret ettiğine de ölçülü davran, belki bir gün dostun olur.” ifadesiyle, her şeyde olduğu gibi, sevgi ve nefrette de orta yolu ve ihtiyatı önermiştir.
Allah için sevmek kişiye huzur verir, topluma da esenlik getirir.
“Sizden biri, kendisi için istediğini (Müslüman) kardeşi için de istemedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olamaz.” ifadesi diğerkâmlık ve fedakârlık duygusunu ortaya çıkarmakta ve beslemektedir.
Bu konuda Sevgili Peygamberimiz şu müjdeyi vermiştir:
“Kim bir Müslüman'ın dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse, Allah da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan bir kimsenin işini kolaylaştırırsa, Allah da dünya ve âhirette onun işlerini kolaylaştırır. Kim bir Müslüman'ın ayıbını örterse, Allah da dünya ve âhirette onun ayıplarını örter. Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da onun yardımcısı olur.”
Kendisine inananları, “Müslümanlar” olarak isimlendiren Yüce Rabbimiz, mümin erkeklerle mümin kadınları birbirlerine dost hatta kardeş ilân etmiştir.
Nitekim bu hususa, sık sık vurgu yapan Allah Resûlü ve ashâbı, hayatları boyunca kardeşliğin en güzel örneklerini takdim etmişlerdir. Onlar, dil, ırk, cinsiyet, makam veya statü açısından farklı konumlarda olmalarına rağmen, bütün Müslümanların eşit hak ve saygınlığa sahip olduklarının bilincinde idiler.
Zira Allah Resûlü,
“Müslüman'ın diğer Müslümanlarla ilişkisi, birbirine kenetlenmiş bina gibidir.” teşbihiyle ferdiyetçiliği ortadan kaldırmış,
“Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” ifadesiyle de Müslümanlar arası ilişkinin nasıl olması gerektiğini öğretmiştir.
Müslüman, içinde yaşadığı topluma asla kayıtsız kalamaz. Bu onun iyi bir Müslüman oluşu ve güzel ahlâklı oluşuyla ilgili bir husustur. Güzel ahlâksa, insanlara karşı güler yüzlü olmak, iyiliği yaymak ve kötülüklere engel olmak anlamına gelir. Bu nedenle Müslüman, insanlara, hatta bütün mahlûkata zarar veren her şeyi ortadan kaldıracak; insanlığın yararına olanları inşa etmek, yaşatmak ve yaygınlaştırmak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Bunları sadaka bilinciyle yerine getirecektir.
Sevgili Peygamberimiz,
“Müslümanların işleriyle ilgilenmeyen kimse onlardan değildir.” uyarısıyla, kişinin sosyal konulara duyarlı olmasıyla Müslüman topluma aidiyeti arasında sıkı bir ilişki kurmuştur.
Çevresinde olup bitenlere karşı duyarsızlığı hiçbir şekilde Müslüman'a yakıştırmayan Allah Resûlü, Müslüman'ın gücü yetiyorsa gördüğü çirkinlikleri bizzat kendisinin ortadan kaldıracağını, gücü yetmiyorsa diliyle onun yanlış olduğunu anlatacağını, buna da gücü yetmiyorsa, hoşnutsuzluğunu ifade etmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
Bireysel ve toplumsal ahlâkın sürekli olarak iyileştirilmesini sağlama duyarlılığı, etkisini kişinin bizzat kendisinden başlamak suretiyle gösterecektir. Zira Yüce Rabbimiz,
“Siz Kitab'ı okuyup durduğunuz hâlde, kendinizi unutup başkalarına iyiliği mi emrediyorsunuz?” ifadesiyle, kendi yaşantısına bakmadan başkalarına nasihatte bulunan insanları açık bir şekilde kınamaktadır.
Hz. Peygamber de, kendine bakmaksızın başkalarına nasihatte bulunanların ne durumda olduklarını şu teşbihle anlatmaktadır:
“Kıyamet günü bir adam getirilip, cehenneme atılacaktır. Bağırsakları dışarı dökülen bu adam, eşeğin değirmen taşının etrafında döndüğü gibi cehennemde, bağırsaklarının etrafından dönecektir. Cehennemdekiler etrafına toplanıp, 'Sen iyiliği tavsiye edip, kötülüklerden insanları uzaklaştırmaz mıydın (Bu ne hâl)?' diye soracaklardır. Bunun üzerine o adam, 'Evet. İyiliği emrederdim, ancak kendim yapmazdım; kötülüklerden insanları sakındırırdım, ancak onları kendim yapardım.'” açıklamasında bulunacaktır.
Merhamet etmediği sürece rahmet-i Rahmân'a kavuşamayacağını bilen Müslüman'ın, kendisiyle aynı inancı paylaşan din kardeşleriyle özel bir hukuku vardır. Onlara asla zulmetmemeli, hakaret etmemeli, yardımına ihtiyaç duyduklarında onları yalnızlığa itmemeli ve asla onları hakir görmemelidir.
Yüce Allah, müslümanların arasındaki problemlerini adaleti gözeterek çözmelerini istemektedir. Ancak anlaşmazlık ve kargaşayı körükleyecek davranışlardan kaçınılmasına yapılan vurgular da en azından bunun kadar önemlidir.
Bu bağlamda kişinin, kardeşi hakkında hoşlanmayacağı şeyleri anlatmasını yasaklamış, onun ırz, namus ve şerefini koruyan kimsenin kıyamet gününde Allah tarafından korunacağını vurgulamış,kardeşinin kanının, malının ve namusunun ona haram olduğunu belirtmiştir.
Seçilip, “Müslümanlar” olarak isimlendirilen ve bütün insanlığa karşı bir görev yüklenen müminlerin, öncelikle iç bütünlüğünü ve huzurunu sağlayacak olan önlemler alınmış ve aralarında geçerli olan özel bir hukuk inşa edilmiştir.
Buna göre, tarağın dişleri gibi eşit kabul edilen müminler birbirlerinin kardeşidirler, asla birbirlerine haksızlık yapmazlar ve birbirlerini yalnız bırakmazlar. Bu nedenle Müslüman tanımlanırken, “Diğer Müslümanların, hatta bütün insanların elinden ve dilinden güven içinde olduğu kimsedir.” ifadesine yer verilmektedir. Onlar birbirlerine karşı son derece merhametlidirler.
Nitekim Rahmet Peygamberi,
“Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimizin hakkını bilmeyen kimse bizden değildir.” demek suretiyle dimağları sarsacak kadar sert bir uyarıda bulunmaktadır. Sevgili Peygamberimiz merhamet etmeyene merhamet olunmayacağını, hatta insanlara merhamet etmeyen kimseye Allah'ın da merhamet etmeyeceğini belirtmiştir.
Allah Resûlü, “Kardeş olun.” çağrısında bulunduğu Müslümanların, birbirleri üzerinde özel hakları olduğunu belirtmiş; aralarındaki ülfet, sevgi ve dostluğu pekiştirecek davranışları da teşvik etmiştir.
Kişinin kardeşini güler yüzle karşılamasını sadaka olarak nitelemiş, kardeşlerinden birini Allah için sevdiğinde bunu kendisine bildirmesini tavsiye etmiş, “El sıkışın içinizdeki kin gitsin, birbirinize hediyeler verin sevginiz artsın ve düşmanlıklar yok olsun.” buyurmuştur.
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz, aranızda sevgi ve muhabbeti ikame etmedikçe de iman etmiş olmazsınız.” ifadeleri de Müslümanların birbirleriyle ilişkilerinin ve birbirlerine karşı vazifelerinin imanî boyutunu ortaya koymaktadır.
Hazırlayan :
Erhan YILMAZ
İL VAİZİ